00:00'dan hemen sonra şeker ya da şaka derim ben. hahaha bu saatlerde hep böyle olur.
~ Wednesday, May 2 ~
Permalink

Eğlence Anlayışlı İnsanlar İçindir. Anlamayan İçin; Daha Sonra Tekrar Deneyiniz…

                Fıstıklı cipslerin üretiminin durduğu zamanlar…

                İki yıllık eşim Sedi ile açtığımız dondurmacı dükkanımız…

                Üniversiteyi geçen yıl bitirdik ve hemen evlendik. Annemin hep söylediği gibi işte, acele işe Sedi karışırmış… Sedi benim müzik zevkimi hiç sevmedi. Genelde eski, depresif sözlerle dolu, karamsar şarkılara deli olur, bi köşede ağlar. Ben mi?… Ne kadar hareketli olursa o kadar iyiyimdir.

                Dükkanın kasasında Sedi oturur ve önündeki bilgisayardan şarkı seçimini o yapar. Ben mutfak kısmındayım ve kulaklıkla kendi seçimlerimi dinlerim. Tabi Sedi’ye göre çok fazla hareket ediyor olmam da bu yüzdendir. Ama aslında dinleseniz siz de seversiniz çünkü gerçekten insanın içini kıpcinkciğğğnkgigikgiiiiyyykgibibibbibbibibbibibibibyiyyyyyybibbibibiiiiuuuuuuvvvvvv…

                Müzik dinlerken beni biraz olsun sakinleştiren şey fıstıklı cipstir. Fıstıklı cipsi diğer şeylerden ayıran en önemli özelliği, onu yerken başka bi şeyle ilgilenemezsin ve fıstıklı cips çok özeldir. Bi ara yemenizi tavsiye edharthurthartdanakharthurthartdanaktan…

                Cipssiz kalışım o sabah müzik dinlememe engel değildi. Deliler gibi hareketli bi sabah beni bekliyordu, beklediğine değdi de. Neredeyse hiç kimse içeri girmek istemedi. Tembel onlar. Sedi bunun üzerine gelip dükkanda bi daha oynarsam şiddete meyledeceğini ve arkasından da benimle boşanacağını söyledi. Bu çok fıstıksız cipsti doğrusu…

                Başka cipsler yemeye çalıştım. Büfede ne kadar varsa yedim ama hiçbiri onun yerini tutmuyordu. Kendimi müziğe bırakışım da sonuncu paketi açıp cips diye hediye oyun kartını yememle oldu.

                Bi insanın bi kalbi varsa eğer, ben Sedi’yi sevmiyordum. Muhtemelen yani çünkü müziği daha çok seviyordum. Sevgi söz konusu olunca kıyaslama çok saçma bence. Bi şeyi daha çok sevip, başka bi şeyi daha az sevemez insan. Sevgi kapasitesi de önemli tabi ama bilemiyorum… Bence yine de insan her şeyi sevebilir ama iki şeyi de sevemez, çünkü her şey bi şeydir, iki şey ise kıyaslama ister… Neyse;

                Sedi’nin karşısına çıktım. Hareketlerimde özgürdüm ve onun ağzından çıkanlar da artık beni bağlamıyordu çünkü “Sedi ben ayrılıyorum” demiştim. Sedi de son derece normal olarak karşıladı ve bana sigortamı ödemeyeceğimi, kovulduğumu söyledi. Hey Sedi, biz ayrılıyoruz, işçi çıkarmıyosun!..

                Koskoca iki yılımı ona ayırmıştım ve bu tavırdaki bi davranışı kaldıramazdım. Tamam arkadaş kalalım tribinde ısrarcı değilim ama bu da bi saçmaydı bence. Tabi yine bence… Onca, onca yıl o benim için zaman kaybetmişmiş.

                Sedi dükkandan işlemleri yaptırmak için çıktığında hayatımda ilk defa en sevdiğim şarkıyı o dükkanda son ses açma fırsatı bulmuştum. Ağlamak üzereydim. Neden geçen yıl arkadaşlarıyla tatile gittiğinde ayrılmadığım için!

                Gözlerimi kapattım ve ortada dansa başladım. Üç dakika sonra etrafımda etten duvar örülmüştü. Bunlar, civardaki müzik severlerdi. Herkes büyülenmişçesine dans ediyordu. Kafayı yemek üzereydim hahaha, çok iyiydi.

                Sedi evlenmeden önce dükkanı kendi üstüne yaptırmıştı anneme. Sözleşmeli evlilik çok havalıydı o zaman. İyi ama biz havasızdık. Hafta sonuna denk geldiğini unutan Sedi’nin devlet dairesine koşmasını umursamadım, düşünceli olmasını dilerdim sadece…

                3 gün sonra pazartesi günü dükkana geldiğinde, dükkanın “Fıstık gibi Danslar” isminde bi bara dönüştürüldüğünü gördüğünde, onun gözlerini ve tıkadığı kulaklarını görecektiniz…            

                Sedi bizi zorlasa da, biz bardan çıkmıyorduk! Çıkmayacaktık da! Annem durumu öğrenmişti ve o da gelip bizimle dans ediyordu. Müziğin sesini kısınca annem çok sinirlendi ve tatsızlık çıktı. Talihsiz olaylar işte…

                Sedi hastaneden bi hafta sonra çıkmış anladığım kadarıyla ve polislerle dükkana gelmişti…

                Sanki gecekondu yıkmaya gelmiş gibi greyder, sert su sıkan demir arabalar filan da vardı…

                İşte ilk ıslak partimi bulmam da böyle olmuştu… Onu sonra anlatırım.

                Bardan çıkmadık, zaten çıkmadık bardan umut kesilmezmiş, pes edene kadar insan yenilmiş sayılmazmış ya, biz de çıkmadık! Polisler arasında büyülü müzik yüzünden arıza çıktı. Bazıları biraz dans ettikten sonra bizi almayı istedi. Sedi müziğe kendini veren bi polisin silahını alıp üzerime yürüyünce ortalık fena karıştı…

                Umarım Sedi içeride kendine göre bi kantin ve bi bağlama bulabilir…

                Tanrım, herkes için en iyisi olsun…

                


1 note
~ Tuesday, April 17 ~
Permalink

Bi Zaman, Bi Yerlerde Görüşürüz… (Herhalde)

 Kötü çocukların geldiğinde ne yapacağını bilemediğiniz zamanlar…

 Yedi göbek toplanıp aldığımız, plakasız ama sarı çiçekten bile sarı olan taksimiz… Kimileri buna korsan derler, bizse…

 Çalışabilecek kıvamda olan kişi sayısı azdır ailemizde. Araba sayısı az ve bizim gibi insanlara iş verecek insan sayısı da az olunca Memfisle taksiciliğe başladık. Hep eurosport kanalını izleyip rallicilere özenirdik. Rallici olamadık ama, ralli havasını her kilometrede yaşıyoruz. Ben Memfis’e muavinlik yapıyorum.

 Ehliyetimiz yok ama, Memfis yakalandığında bi şekilde polisten kurtulmayı biliyor ve ben de çok sıkı yol tarif ediyorum. Bi keresinde bize inanmayan bi müşteriyi 14 km boyunca gözleri kapalı olarak kullanarak ikna etmeyi başarmıştık. 

 Başarı mı?.. 

 Adam biraz gerilmişti. Neyse.

 Ailemiz bizim hayata dair bi planımız olmadığı için bu işi uygun gördü. Nereye gittiğini bilmeyen insan, herhangi bi yere çıkar lafını çok severler. Biz de gittiğimiz yeri diğer insanların belirlemesine çok bi şey demedik.

 Sedi, ünlü bi bira firmasının ceosuymuş. Arabaya acele bindiğinde öğrendik. Ajandası, ipadi, büyük deri çanta, akıllı telefonu gibi dolu eşyası da vardı. Onların arasından onu iyi görebiliyorduk…

 Yolun ortasında büyük bi kaza olmuştu ve taksimiz sadece duruyordu. Ben hiçbi şey tarif edemiyordum çünkü taksiye bağlıydım. Memfis de öyle… 

 Taksi hareket ederse biz hayata dair bi şeyler yapıyorduk. Memfis yanımızda duran coupe cabrio arabadaki iki sarışın kızı gösterip müşterinin yanında densizlik yapıyordu ki Sedi ağlamaya başladı. 

 Sedi çok güzel değildi, somurtkandı da. Belki biraz tatlı sayılabilirdi. Tamam tamam buz gibi güzeldi işte! Yan arabadakilerin akrabası olma ihtimalini düşünüp Memfis’e tokat atınca Sedi daha da ağlamaya başladı.

 ”Kusura bakmayın beyefendi, ühühü, içlendim bi an” dedi ve Memfis “yok ablacım ne kusuru estafurullah, hani güzele bakmak sevaptır ya..” diye saçmaladı.

 Arabada sevap işlemesi zormuş da, böyle fırsatları kaçırmıyomuş Memfis efendi! Memfis’in bana verdiği 20 liralık telefonu camı açıp onların arabasına attıktan sonra Sedi’ye döndüm.

 Memfis’in garip bi numarasıdır bu, bi ara kendi telefonunu arayıp kızlarla konuşmayı düşünüyor…

 Sedi çok varlıklı bi kadınmış, ve işkolik olmuş o kadar büyük olunca mevzu bahis. Evet, insan ağlarken ağzındaki bakla kolayca çıkabiliyor… Sedi’nin baklası da erkeklermiş…

 Ona yaklaşamıyorlar ya da yaklaşan olursa eğlenemiyorlarmış. Büyük insanın derdi de büyük oluyo işte…

 Aşk meşk yok konuşmasına doğru ilerlerken, sıradan dünyayla olan uyumsuzluğunu anlattı. Onu bi türlü sakinleştiremiyorduk. Hatta Memfis’in direksiyon simidini 5 kez çeviriyormuş gibi yaptığı sihirbazlığı bile onu etkilememişti. Aslında ip var, kıps.

 Hayat onun için yaşanılası değilmiş artık. Yapılacaklar listesi yapmak ve o listeyi de yapmak için tüm hayatını vermiş. Bi ara intihar dedi.

 O ara beni bi korku, Memfis’i bi heyecan, yandakileri bi çekingenlik, trafiği bi zınk tepkisi sardı. Bize “sizin gibi olmak isterdim” dedi. Hahaha bu çok garipti çünkü ailemiz de bizim onun olmamızı istiyordu…

 Tabi bunu söyleyip onun oracıkta kendisini öldürmesini istemezdim. Memfis “bizim gibi olamayabilirsin ama bizimle birlikte olabilirsin” dedi. 

 Yemin ediyorum gerizekalıydı bu Memfis! Neyse ki Sedi yanlış anlamadı… Ohh, Sedi çok güzeldi ve Memfis… Tamam o da yakışıklıydı ama ben sanki onun daha tipiydim, Sedi’nin.

 Kendimi tutamayıp torpidodan çakma tabancayı alıp “ölmek nedir gülüm, ben senin için yaşamayı seçmişim” dedim. Ve diğer elimle de “piskoppot muavin 2363@sıcak zarflar.kom” tabelasını tuttum.

 Sedi buna bile gülmedi…

 Sedi bize günlük kaç para kazandığımızı ve taksinin fiyatını sordu. Sanırım benimle evlenmeyi düşünüyo, davul bile dengi dengine hesabı güdüyo demiştim ama öyle değilmiş…

 ”Fabrikaya gidiyoruz” dedi ve tam tersi noktaya dönüp fabrikaya gittik. Sedi ile fabrikaya girdik. Kimseyi dinlemiyorduk. Gerçi sadece ona konuşuyorlardı ama biz de tribi yaşıyorduk yani. Kaçırmayız da böyle bi fırsatı.

 Taksiye nefes alsın yeter’lik boşluk bırakıp, kasalarla bira tıktık. Sedi resmen fabrikayı dağıtmıştı kimseye hesap vermeden…

 Bizim hesap mı?..

 Bizim eve hesap vermemiz gerekiyordu tabi.

 Sedi ödedi bizim hesabı da.

 Sonra yola çıktık. Bi yerlere gideceğiz ama tam bilmiyoruz yani açıkçası. Benzinlikçi bilgisayarını daha fazla kullanmama izin vermiyor. Sonra görüşürüz.

 Bu arada Memfis cabriodakilerle, yanımızdan hızlıca geçip bana artislik yapıyo… Bi gün o numaranın tutacağını biliyodu…

 Yolda sürekli John Lennon’ın şarkılarını dinliyoruz. Sedi yurt dışında okuduğu için anlamını biliyomuş sözlerin.

 Bi ara şey de dedi; hayat, biz plan yaparken başımızdan geçenlerdir…


1 note
~ Monday, April 16 ~
Permalink

Eve Giden Yol - 3

 Annemin küçüklüğümden beri anlattığı bi yağmur adam vardı. Söylediğine göre her insanın kalbinde bulunurmuş, kimileri üzerini kapatırmış ama yine de varmış.

 Bu adam uyumam için annemin anlattığı masalvari şeylerin içinde yer alırdı. Neredeyse her şeyde vardı. Uyumam için anlatmasının sebebi, uyuduğumda ait olduğum yere gittiğimi düşünmesidir. 

 Kum fırtınası her şeyi birbirine karıştırdığında bi başıma kalmıştım çölde. İşte yağmur adamı hatırladığım nokta da tam burasıydı.

 ”Yağmur adam, bu çıktığımız yolculuğun sonu muydu?” diye sorduğumda uyumak istedim. Alışkanlığımdandı belki, belki de yağmur adamın o esnada bana cevap vermemesiydi. 

 Fırtına bittiğinde her yerim kum olmuştu. Çölün ortasında başka ne olabilirdi?.. Fırtınaya güzel bi okyanusta yakalanmak daha iyi olabilir miydi acaba…

 Yüzümdeki kumları sildiğimde tam dibimde Memfis’i ve elindeki silahı gördüm. Gülüyordu bana. Kendi davasını kazanmak üzereydi sonuçta. Memfis’in davası bizimle ya da bizim fikrimizle idi. Ama bizimki…

 Bizimki de; özgürlükle ilgiliydi ve karşısında duran herkes de kısmen düşmanımızdı. İnsan özgürlüğü neden kabul edemiyordu?.. 

 Ölümden kaçan Memfis beni kovalıyordu. Muhtemelen Memfis’in arkasında ölüm vardı. Ben de ona güldüm. Hani insanlar son bi kurşun saklarlar ya ezeli düşmanları için, ben de hapı saklamıştım.

 Cebimden çıkardığımda Memfis yutacağımı zannediyordu. Bense onu gözünün önünde kırdım ve kumlara döktüm. Kumlar zaten ölümsüzdü. Memfis’e “çöldeki kumlar emrine hazırdır, istediğin gibi çalıştır onları” dedim.

 Oldukça sinirlenmişti. Sedi’yi özlediğim anlardan biri de buydu. Görmesini isterdim aslında o anı.

 Akbabalar üzerimizde uçuşuyor ve aralarında beni nasıl yiyeceklerini konuşup, ağızlarının suyunu üzerimize akıtıyordu. Akbabaların ağızlarındaki suyu hiç sevmedim. Elinde silah olanların aldığı nefesi de…

 Memfis silahı ateşledi. Yerde hareketsiz kaldığımda üzerime doğru eğildi ve cebinden hapı çıkardı.

 Hapı içmek istemeyen birini, silahla yani ölümle, nasıl ikna edebilir bi insan?..

 Memfis otoritesini sağlam göstermek için beni hapı yutmuş olarak geri götürmesi gerekiyordu. Kişisel bi meseleye çoktan dönmüş olan bu olaydan yine çok akıllıca çıkmak istiyordu.

 Beni paramparça etmek istiyordu ama bunu yapmayacaktı. Hapı ağzıma attı ve burnumu tıkadı. 

 Nefesimi tuttum. Dilimin yardımıyla hapı damağıma sıkıştırdım ve bekledim. Memfis tam üstümde gülerek bana bakıyordu. Bu durumum onun çok hoşuna gitmişti. Belki benimle olan macerası için bi kitap bile yazabilirdi gelecekteki ölümsüz işçilerine…

 İçmek zorunda kalsam bile yüzüne bakmayacaktım. Gözlerim Sedi’yi bıraktığım, hiçbi şeyin olmadığı noktadaydı. 

 Şelaleyi andıran bi ses duydum. Ses gittikçe yaklaşıyordu ve güçleniyordu. Havada uçuşan akbabalar başka bi yöne doğru uçmaya başladı. Memfis başının üzerindeki kamerayla görüntümü şehre iletiyordu.

 Üzerime su geldi arkadaki kum tepesinden. Memfis gözlerini büyütmüş olarak o yöne bakıyordu. Boşluğundan faydalanmaktı bu ama evet yaptım, hapı tükürdüm yere.

 Memfis geri çekilmeye başladığında başımın üzerinde bi el hissettim. Hayata geri dönmüş birinin aldığı gibi ani ve derin bi nefes aldım. Ayağa kalktım.

 Sedi’nin gözlerinin içi, dışı, her yeri gülüyordu. Silahla etkisiz hale gelme sırası Memfis’teydi. Hem de kendi silahıyla! Yakaladım onu ve kameraya “ışıklar açık kalsın, geliyoruz” dedim…

 Yalnız şu üstümüzdeki yağmur bulutları ve arkamızdaki yüksek su, bazen beni de ürkütüyor. Sedi’ye suyu öyle tutabileceğine emin olup olmadığını sorduğumda bana şaka olsun diye bikaç su damlası attı…

 Memfis… O atın arkasına gözleri kapalı olarak bağlı. Şehrin kapısına kadar geçireceğiz, adettendir!

 Bi ay sonra…

 Şehre ulaştığımızda çoktan başlayan isyan, bizimle tamamlandı ve yönetim düşürüldü. Hapın üretimi ve baskıcı sistem durduruldu. Yeni nesil daha iyi olacak. Hapı yutanlar için üzgünüz, onlar son ölümsüzler olarak kalacaklar. Tabi kendilerinin istediği bireysel hapishanelerde…

 Annemin yanına gidip onu yağmur kadınla tanıştırdım.

 Pek anlaşamasalar da annem bi gün onun yağmur adamının, benim yağmur kadınım olduğunu anlayacaktır…


1 note
~ Saturday, April 14 ~
Permalink

Eve Giden Yol - 2

 Bi ay sonra…

 Bakraç savurmaya devam ettik ve iki kıtayı birbirinden ayıran büyük çölün girişine vardık. Sayımız mı?.. 

 Bi ben vardım, bi bende benden içeru, bi de Sedi vardı.

 Çöle girişimiz, bizim çıkış yolumuzdu çünkü askerler bizi takip etmeyecekti ve makinelerinin yakıtları çöle yetmeyecekti. Bizim yakıtımız mı?..

 Bizimki yetecekti ya da yettiği kadarını kullanıp, kum fırtınasına kendimizi teslim edecektik. Bunu Sedi’ye söylediğimde bana verdiği cevap “göreceğiz” olmuştu.

 Olabildiğince hafif kıyafetlerle çöle girdik. Bi ay yürüdük ve gerçekten de askerler peşimizi bırakmıştı. Ölümsüzlük hapı, güneşe karşı koyamıyordu. Nasıl koyabilirdi ki?..

 Onlar siyahi insanları anlamaya çalışadursun, helikopterler yolun yarısında geri dönmüştü bile. Ama Memfis inatçıydı. Askerleri peşimizi bıraktığında o da her şeyi geride bırakıp bizi avlamak için tek başına peşimizden devam etmişti.

 Memfis biraz uzun boyludur ve yapılıdır da ama onu 7 kez yerin dibine sokabilecek kadar gücüm var. Tabi elindeki yakın temas bayıltıcı elektrotu olmasa…

 Çöl hiç bitmiyor ve biz sürekli devam ediyorduk. Ara sıra karşılıklı bayılmalar yaşıyorduk. Önce Memfis bayılıyordu, biz o ara dinleniyorduk. Sonra Sedi bayılıyordu ve ben onu omzumda taşıyordum.

 Ben bayıldığımda mı?..

 Ben bayıldığımda günahları boynuna ne yaptıklarını bilmiyorum ama sanırım Sedi beni kulağımdan çekerek sürüklüyordu. E normal, kedi canıyla (yidiğim) çok bile dayandı. Uyandığımda sadece aşırı bi kulak acısı duyuyordum, bi de kulağımdaki sıcaklığı.

 Bu aşktı. Başka açıklaması olamaz çünkü başkaları beni çok düşündüğü için eğitim almamı istediğinden dolayı okula gitmiştim ve orada da öğretmenler kulağımı çekmişti. Oradaki his ile çöldeki aynı değildi.

 Belki de aşk, zorunluluklardan vazgeçmekti. Bunu orada düşündüm uyandığımda ve Sedi’ye baktım. “Benim düşündüğümü mü düşünüyorsun” dedi… 

 Evet! Memfis’i kaçıracaktık! Tabi şu su ve yiyecek dolu olan büyük ev dışında. Güzel düşüncelerin kimseye zararı yoktur ha?

 Ve planımı devreye soktum…

 Çölde ilerlerken kuma yazılar yazdım…

 Memfis onları okuyordu kesinlikle! Çünkü çölde başka ne yapabilir ki insan?..

 Ve bu insan sizi takip etmek zorunda olan bi insan…

 Evet, zorunluluk sadece bizim için yoktu. Tamam biz kaçmak zorundaydık ama Memfis de kovalamak zorunda. Peki rolleri biraz değiştirmeye ne dersiniz?..

 Memfis kaçsa? Sonra onu kovalasak? Hapı yuttun pislik esprisi yapsak? ki gerçekten de yutmuştur kendisi…

 İşte Sedi’yi çölde kaybedişim bu fikir yüzünden oldu. Ben Memfis’i bekleyecektim yolun ortasında ve Sedi de ileride duracaktı…


~ Saturday, April 7 ~
Permalink

Eve Giden Yol - 1

 İnsanlığın umudunun tükendiği son ölümlü zamanları…

 Şehrin en büyük parkındaki toplama çadırları…

 Bize ölümsüzlük hapını içirmeye çalışan “ölüp n’pcanız len, bana canlı lazımsınız”cı Memfis ve askerleri oradaydı. “Aşka vardık mı ölüm mü kalır”cı Sedi ve hapı içmek istemeyen bi grup çadır insanı da…

 Kalan son ölümlü insanlar olarak içmek istemedik. Bence bu bizim seçimimize kalmalıydı ama onlar bunu görmemişti. “Ölümsüz olarak bize çalıştıktan sonra, istediğinizi seçersiniz aslanlarım” demişlerdi.

 Silahlanmaya karşı oluşumuz yüzünden onlara laf geçiremiyorduk. Ara sıra Memfis ve askerleri gelip zayıflıktan içenleri toplayıp dışarı salıyordu. Bi ay sonra direnen çok az insan kalmıştı.

 Gece çadırda, büyük çadırların kaptanları ile toplandık. Kaçış planı üzerine denemeler yaptık.

 Kabul edilen kaçış planını o gece uyguladık. Çadırlardan birini lağım kapağının üzerine sinsice yaklaştırdık. Çadırın altını delip tasfiyeye başladık. Çadıra giren insanlar çıkmıyor ve çadır hiç kalabalık olmuyordu.

 Bundan kıllanan iki asker çadıra yaklaşıyordu. Dışarı çıktım ve “arkadaş ağır ishal, kaçın kurtarın kendinizi, birazdan salgın hastalık başlayacak” dedim.

 Onlar ölümsüz olduğu için çok korktular çünkü sonsuza kadar ağır ishal olarak yaşayacaklardı. Burunlarını tutarak geri dönüp gittiler. Son direnişçiyi de lağıma attıktan sonra kapağı üstüme çekip ben de atladım.

 Tünel demek istiyorum çünkü hala kokusu burnumda tütüyor. Tünel çok karanlıktı çünkü ateş yakmayı yasaklamıştım. Olası bi gaz sıkışmasında çakılan çakmağın ateşi tünelin sonundan çıkabilirdi.

 Canımızın değerini biliyorduk. 

 Tünelin sonuna bi ay sonra vardık. Belediye başkanı olacak pislik okyanusa döküyormuş bizim şeyleri, anlarsınız ya. Son direnişçiyi de okyanusa attıktan sonra tünele küfredip ben de atladım.

 Okyanus çok soğuktu…

 Isınmak için çok hızlı yüzdük. Bi ay sonra karşı kıyıya ulaştık. Karşı kıyıda bizi küçük bi balıkçı köyü bekliyordu. İnsanları çok iyi davrandı bize. Hapı içmek istemediğimizi söylediğimizde bizimle durduk yere gurur duydular.

 Bunu duyan iki asker üzerimize koşmaya başladı. Islıklarının desibeli çok sıkıydı ve etrafta tiner içen, cam silen, sakat taklidi yapan ölümsüz askerler de onlara eklendi.

 Koştukça kalabalıklaşıyordu kalabalık. Ama biz durdukça eksiliyorduk. Bazılarımız yine hapı içmişti. Etrafımızda büyükçe bi yuvarlak yapacak kadar olduklarında Sedi ne olur ne olmaz diye tünelden aldığı bi bakraç şeyi savurmaya başladı. 

 Savuruyordu ama dökmüyordu. Ölümsüz hapçılar yaklaşamıyordu artık. Sedi kalabalığı yarmaya başladı. Biz de peşinden ilerledik.

 Bi ay sonra Sedi yorulmuştu. Bakraç daha dinç ölümlüler arasında savruluyordu ve hala peşimizdelerdi. Memfis de onlara katılmıştı kameralarla. Şehirdeki büyük ekranlarda bizi gösteriyorlar, ilk kimin düşeceğine ve ne zaman tamamen düşeceğimize dair bahisler havalarda uçuşuyordu…


~ Friday, April 6 ~
Permalink

Artık Dış Görünüşüm İçin, Dış Görünüşümü Bozmuyorum

 Son paramı da kot pantolona ayırdığım zamanlar…

 Semt parkı…

 Güzelce giyinmiş bi vaziyette elimde çiçeklerle bekliyordum. Semtin siyah giyen çocukları Memfis önderliğinde parkta yerlere tükürüyordu. Sedi ile internette tanışmıştım ve bu ilk buluşmamızdı…

 Memfis ve çocuklar beş yıl önce aldığım, toplamda bayramlar dışında üç kez giydiğim, beyaz süet ayakkabılarıma tükürdüler. Tükürükleri çok garip renkteydi ve ayakkabımın görünüşünü bozdu. 

 Gerçi onlara göre görünüşüm bi şeye benzemiyomuş. Temiz görünmek dışında, dış görünüşün uyumluluğuna çok takılmam. Pahalı şeyler giymem, giyemem. 

 Hayır elimde de değildir zaten. Saçlarıma değişik şeyler sürüp havalı da görünemem. Bunların sebebi ise kısıtlı bi kapital dünyamın oluşu değildir, sadece önem vermem. Sedi’yi beklerken de üzerimdeki kıyafet uyumunu onlarla tartışacak değildim.

 Memfis ve diğer çocuklar etrafımda dönerek laf atarken karşımdan da Sedi’nin profil fotosuna çok benzeyen oldukça alımlı bi kız geliyordu saatine bakarak.

 Çocuklara ve Memfis’e bi şeyler demek istedim ama konuşamıyordum. Cebimde sadece cips alabilecek, küçük boylardan, bozukluklar vardı. Çocuklara verdim ve hiçbi şey diyemedim.

 Sedi yanıma geldiğinde ayakkabımdaki tükürüğü ve çocukların benimle dalga geçişini görecekti. Belki de bu yüzden konuşamamaya tutulmuştum. Ayakkabımı silerken çocuklara “koşun bakkal cumaya gidecek” hareketi yaptım başımla. Bu hareketi hacıdan gelen dedemden öğrenmiştim. Hızlı bi ifadedir.

 Sildim silmesine de süete iyice bulaştırdım. Karşıdan gelen kız yaklaştıkça profilinde paylaştığı şarkılar ve instagramdaki dar açı fotoları gözümün önünde beliriyordu. Gelen kız Sedi’nin ta kendisiydi.

 Yaklaştığında yere çömeldim hemen. Ayakkabımı göremeyeceği bi pozisyondaydım. Ceketime baktı, yeni pantolonuma baktı ve en son da tek ayakkabıma baktı.

 Dıştan gülüşü güzeldi ama içten gülüşü o kadar da güzel değildi. Tanıştık sonunda ve ceketimle pantolonuma bakarak “ay çok şey olmuşsun hahaha” dedi. Bunu derken küçük boy cips kavgası yapan çocuklar da geldi ve onlar da katıldı.

 Kendileri tükürmemiş gibi ayakkabımın yeni rengiyle dalga geçtiler. Sedi de profilimdeki fotoları görmemiş gibi saçımla dalga geçti.

 Onlara baktım ve “sizi dışlıyorum” dedim. Bu laf onların içine oturmuştu…

 Park açısından büyük çaplı sayılabilecek bi arbede başladı. Önce banklarda oturan sevgililere, oradan ağaçtaki sincaplara, oradan bastonuyla gezen yaşlılara ve en son da su tabancalı veletler çetesine sıçradı. Ceketim, pantolonum parçalanmıştı. Ayakkabımın temiz olan teki de ayağımdan çıkmıştı. Çorabımı bile çıkardılar. İki tanesini indirdim, Memfis’i seri tekmeler atarak uzakta tuttum, en güçlüleri oydu çünkü, Sedi’yi koltuk altıma aldım ve kafasına parmaklarımın eklem yerlerini sürttüm sürekli. Bu saçının bi kısmının dökülmesine ve kafasının da çok ısınmasına sebep oldu. Çıkan arbede sonrasında polisler hepimizi kelepçeledi…

 Polis memurunun Sedi’ye dönüp “ne zaman çıktın sen binbir yüz Joly” dediklerinde karşıdan gelen kızın profilini çıkarıyordum. “Profil onaylandı” komutunu aldığımda göz göze gelmiştik. Benim gözlerim biraz ıslak ıslak olmuştu üzerinize afiyet.

 Gerçek Sedi bana bakıp “ne kadar kavgacı, serseri, it, kopukmuşsun meğer” dedi. Beni ittiren polis ise “konuşmama hakkına sahip o hehehe” dedi…


~ Wednesday, March 21 ~
Permalink

Nikahta, Teleferikte ve Tesiste Yaralananlar İçin Üzgünüm… Bina da Zaten Eskilikten Yıkılmak Üzereydi!

 Tüm madenlerin yerin derinliklerinden çıktığı varsayımının son zamanları…

 Kömür madenimiz…

 Yaklaşık 16 yıldır çalışırım. 8 yaşımdayken başlayan bu süreçte hep bu madendeydim. Arkadaşlarım 11 yaşımdan itibaren bana “kara oğlan” demeye başladılar. Güneş ışığıyla aram mı?.. Görsem severim gibime geliyor…

 Şef gelip madendeki kömür rezervi bitmek üzere dediğinde bize yol görünmek üzereydi. Bu yol, yukarı doğruydu. Hayır, daha da yukarı doğruydu.

 Parasızlığın denizdeki kumla ölçüldüğü bi insan için işsiz kalmak biraz daha risklidir. Madendeki kömür bitmeden bi iş bulmam gerekiyordu. Ücret de madende aldığımdan biraz fazla olmalıydı çünkü insan o derinlikte açlığa uzun süre dayanabiliyor.

 Sedi’nin babası da toptancının oğlunu çok tutmuş. Sedi mi? O benim bebeyimdir. Geceleri buluşuruz 8 yıldır. Evlenme çağı ise benim için gelmemişti ama babası için…

 Memfis o gün beni maden santralinden aramıştı. Teleferik şoförü olan kuzenim Memfis’in yüksek basınç karşısındaki kahramanlığı onun kollarını patlatmıştı. Tam 22 kişiyi kurtarmış o yükseklikten. Ama artık Memfis çalışamayacaktı.

 İşi bana teklif ettiğinde yükseklik korkumu, 16 yıldır sadece 5 defa güneş gördüğümü söyleyemedim çünkü yattığı yerde bunu bi gurur meselesi yapmıştı.

 Ayrıca para için insan korkusuyla yüzleşmez miydi?..

 Sedi’nin nişan tarihi alındığında Sedi evde üstüne dünürlerinin getirdiği tüm kolonya ve çikolataları dökmek suretiyle kendini yakmak istemiş. İntihar çözüm değildi tabi ama Sedi’nin umudu, bana olan aşkını yenmişti işte. Bu sefer yanmadı ama bi dahaki girişiminde benzinle de destekleyecektir ve kendini yakacaktır.

 Memfis’in tek başına büyümüş olması ve kimseyle konuşmaması onu teleferik şoförlüğüne iyice bağlamıştı. Arka arkaya 2 vardiya çalışmayı ben de kabul etmiş sayıldım.

 Gün ortasına geldiğimizde ben de 16 kişiyle birlikte yolun tam ortasındaydım. Yol dediğim şey; yükseklik ve soğukta güneşin tam altında bi demir ipti. Yaklaşan fırtınayı uyaran kırmızı düğmeye ve yüksekliğe “tam üstüme sizi pislikler” demiştim.

 Yükseklik benimleydi ve fırtına da beni duymakta gecikmemişti. Zirvedeki durak görünüyordu ama fırtınaya karşı kürek çekmek gibiydi benimkisi. Çekemiyordum.

 İnsanların çığlıkları sonsuzlukta yankılanıyor ve teleferik sallanıyordu. Arkama asla bakmadım. O insanlar bakmamı ister miydi bilemiyorum ama onları oraya ulaştıracaktım. Kollarım baskıdan patlamak üzereyken turbo düğmesi bana Laetitia Casta gibi görünüyordu. O zamanlar çok iyiydi, ben de düğmeye bastım.

 Toptancının oğlunun nikah töreni için gitmedim oraya…

 Sedi için ya da para için de gitmedim…

 Memfis’in kolları ise umrumda bile değildi…

 Turbo düğmesi koyup da, el freni koymayan mühendisler utansın. Her şeyin tazminatı onlara aittir!


~ Wednesday, February 1 ~
Permalink

Neden Ortada Yoksun Diyenlere

 Büyük festivalde yer almamız gereken zamanlar…

 Öğrenci evimiz…

 Memfis ve Sedi ev arkadaşımdır. Beraber okula gider, okuldan gelir, yemek yer, film izler, en önemlisi de müzik yaparız. Müzik bizim kendimizi ifade etme biçimimizdir. Pek konuşkan insanlar da değilizdir. Yılda 30 şarkı yaparak kendimizi anlatırız.

 Yaptığımız müziği pek çok kişi anlamaz. Tonlar da çok “köylü” gelir onlara. Bu yüzden popülerlik ve kitlesellik arayan iş verenlere de çok fazla hitap edemeyiz. Marjinal kaldı bi yarımız. Farklı olan daha güzeldir dedik ama farklı olmak için de çok çaba sarf etmedik. Biz zaten “köylü”ydük. Diğer insanların çoğu da şehirli. Aradan sıyrılmamız zor olmadı. Sıyrılmak derken… Şunu açıkta kalmak yapalım!

 Üniversitenin festivalini düzenleyen adam Sedi’den çok hoşlanırdı. Sedi ise kimseden hoşlanırdı, evet hiç kimseden! Sedi’ye yakınlaşmak için festivale gelen büyük popçudan önce çıkıp performans sergilememizi teklif etti. Kabul ettik.

 Provamız bittiğinde festivale gitmek için trene binecektik. Evin kapısını açtığımızda üzerimize düşen faturalardan heyecanlanan Memfis iki gitarı da kırdı. Sedi kalan parçasını kafasına vurup tamamen kırdı. Toplama ihtimali orada sıfırlandı. Konsere çıkışımız sıfırlandı demek istedim. Sokaklar dışında çalabileceğimiz tek yere gidemeyecektik. Gitsek de alkış, ıslık gibi manuel yöntemlerle müzik yapacaktık. Bu konsere çıkıp para alamadığımız takdirde yeni gitar da alamayacaktık, sokaklar bile bizi kabul etmeyecekti. Tamamen bitmiş gibi bi şeydik. Sanırım sıfırlanan şey bizdik. Yan bloktaki müzik kursuna gidip flüt öğretmeni olacaktık. Memfis ağlıyor, Sedi telleri kemiriyordu. Çalamazsan bebeğim, öğretirsin! Kabul edilmezsen hayatım, iş verene verirsin! Yeteneğini tabi ki… Tren istasyonuna 15 dakika mesafedeydi evimiz. Trenin kalkış saatine ise 20 dakika mesafedeydik. Gitarsız gitmeyi düşündük. Orada bi çaresine bakardık. Ama Sedi kendi gitarından başkasını çalamıyordu. Bu bi prensip değil de, uzun zaman onla yaşamanın verdiği duygusal bağ idi. Kırılan gitarıyla birlikte yeteneğinin de, ruhunun da gittiğini söylüyordu. Memfis faturalara bakıp ağlıyor, kırık gitarlara bakıp ağlıyor, bana bakıp ağlıyor niyeyse, Sedi ona vurdukça ağlıyor, ağlıyor da ağlıyor. Tüm ekip sıfırlanmıştı, ve onları heyecanlandıracak bi şey gerekliydi. İki blok yandaki müzik kursuna götürdüm onları. Kırık her şey de bizimleydi.

 Sahibiyle konuştum, bizimkiler ağlarken. Fena sayılmayan şartlarla bi anlaşma yaptık. Sedi’nin gitarını olabildiğince iyi bi şekilde tamir etti, Memfis’e yeni bi gitar verdi. Dönüşte görüşürüz dedikten sonra şeytandan kaçar gibi kaçtık oradan. Elimiz ayağımız boşalmış vaziyette boş tren istasyonuna bakarken Sedi’nin telefonu çaldı. Arayan işi bize ayarlayan Sedi’den hoşlanan adamdı. Sedi her şey bitti dedi ve açmadı telefonu. Hemen elinden aldım ve adamdan üç tane uçak bileti almasını istedim. Fena sayılmayan şartlarla bi anlaşma yaptık. Doğruca havalimanına gittik. Havalimanı 15 dakika mesafedeydi. Uçak da 20 dakika mesafedeydi. Yetişebilirdik. Memfis ve Sedi’ye uçak biletleri için, tarzımıza hastalar muhakkak bu festivalde bulunmamızı istiyorlar açıklaması yapıp havalimanına koştuk. Uçağın kapısı kapanmıştı. 5 dakikayla uçak kaçırılır mı hiç diye veryansın eden Memfis yüzünden arkadaki küçük odalardan birine kapatıldık. 3 tane güvenlik görevlisi bizi sorguya çekti. Onları başka bi odaya götürüp fena sayılmayan bi anlaşma yaptık. 

 Güvenlik görevlilerinden birinin arabasıyla festivale gittik. Popçu adamdan önce çıkıp bi güzel müzik yaptık. İnsanlar deliye dönmüştü. Sanırım tarzımıza yavaştan alışıyorlardı. Ayrıca onlar severse bu yaptığımız marjinal şey popüler ve kitlesel olmayacak mıydı? Tabi ki olacaktı ama onlar bazı şeyleri bilmeyecekti; eğlenen insanları görmek için yaptığım anlaşmaları…


2 notes
~ Tuesday, January 31 ~
Permalink

Donan Halılar ve Hiç Bulunamayan Sihirli Üç Kere Ovalanan Şey İşte

 Karın tipi şeklinde etrafı buz kestiği zamanlar…

 Altı metrekarelik sıcak mı sıcak odam… 

 Genelde balkona çıkıp güneşlenirim. Güneşi çok severim. Kış aylarında ise bu fırsatı bulamam ve odamda kışa sinir olurum. Sinir olmamla bi sigara yakarım. Stresi alır derler ama bilemiyorum, günde 30 kez neye stres yapabilirim?

 Hadi yaptım diyelim, 30 kez küçük bi tütün dalıyla bunların üstesinden nasıl gelebilirim? Kendime inanmıyorum doğrusu. Çünkü ben günde 30 tane stresli aksiyon yaşayan biri olamam. Odamda 30’a yakın eşya bile yoktur. Ama bi tane halı var ki… O halı eski bi halı… Annemin çeyizinden kalmadır. Yaklaşık benle yaşıttır. Doğduğum zaman direk olarak 1 yaşında başlamıyorsam eğer, benden de yaşlı bi halıdır.

 Sigaramı yakıp bunları düşünürken, küller gözümün önüne geldi. Bi parmak uzunluğa gelen küller tehlikenin sinyaliydi. Kül tablası almamış olmam da cabası. Elimi külün altında tutarak odada kül tablası aradım. Bulamadım. Külü havada tutmakta zorlanıyordum ve kapıyı çok yavaşça açtım. Annem salondaydı. Ağır adımlarla mutfağın girişindeki halıya kadar ilerleyebildim. Ağır adımları biraz abartmış olmalıyım, kül neredeyse filtreye kadar gelmişti. Hiç içmediğim halde hem de! Yere düşerse kül, tam halının üstüne düşecekti. Annem… Bi anda gözümün önüne geldi ve gözlerim doldu. Halıyı bana dilimle sildirecekti. Sigaraya karşı ve halıya düşkün olması kalbimin güpgüp atmasını sağlıyordu. Halının üstünde insan bunları düşünmemeli… Halıya baktığımda üzerindeki şekiller büyüyor ve birbirine karışarak bana bi ilüzyon yapıyorlardı. Aldatıyordu beni halı! Yere düşüşü ağır çekimde olmuştu. O kadar ağır adımın, yer çekimi de ağır oluyormuş… Annem bi alarm gibiydi. Yere değen o kadar hafif külü halı kulağına fısıldamıştı. Ve annem karşımdaydı desibel rekorunu egale edercesine. Ona halıyı yıkayacağımı söyledim. Annem derhal olmasını istedi. Sırtladım halıyı ve ona “bu pis işi sırtıma yükledin anne ama, bunu da halledeceğim” dedikten sonra vurdum kapıyı, aşağı indim.

 Hava oldukça sertti. Bana kesinlikle sertti çünkü çocuklar kar topu adı altında şiddete meyillerini dışa vuruyorlardı yumuşak ve uyandırmayan bi biçimde. Kardan adam yapıyor ve sizin adamlığınız bu kadar içgüdülerini komşularına gösteriyorlardı. Bizim buranın çocuklar dengesizdir. Hepsi hem de! Isıtıcıyı yanıma alsam da elektrik alabileceğim bi yer yoktu. Soğuğun tam ortasındaydım ve komşu kızı camdan bakmıyordu, bakmadıkça kendi vücut elektriğim bile kesiliyordu. Son hareketimi halıyı yere sermekle tamamladım. Hareket edemiyordum, soğuk iliğime kadar işliyordu. Halıya yağan tipi ise onu donduracaktı. Halının üzerinde yine hareketsiz kalmıştım. Göz yaşım dökülüyordu kül kadar hafif. O da halının üstüne düşüp, donup kalıyordu üzerinde. Göz yaşlarım bana zorluk çıkarıyordu. Halıyı sarıp kapalı otoparka götürmeyi düşündüm. Bu arada halının kırılma ihtimali de beni türlü cebirsel ihtimaller zincirine vuruyor, zincirleri kıramıyordum. Tam yanımdaki ağacın bi dalına dayandım. Ağacın dayandığım dalı kırılınca, resmen tutunacak dalım kalmadı. İki dakika daha dursaydım ben de kırılacaktım. Halıyı oradan kaldıramazdım. Koca ağaca bunu yapan kar taneleri halımıza neler yapmazdı… Halının şekilleri bembeyaz olan etrafa doğru genişliyor gibiydi. Neredeyse tüm mahalle bizim halı ile kaplanmıştı. Halının halinden halı anlar, halı halıyı çeker diyerek eve koştum ve diğer halıları da aldım. Etrafına halı gerip kar yağışını kesmeye çalıştım. Halının her yerine hohladım. Üzerine basamadığım için ortasına hohlayamadım. Ama kar yağışını durduracaktım ve temiz halıyı yere serecektim.

 Diğer halılar da dondu. Karın bu tipi hiç hoşuma gitmedi. Ben de donuyordum neredeyse. Neyse ki komşu kızı üçlü priz attı ve ikinci katın balkonuna tırmanıp ısınma fırsatı bulabildim. Daha uzun bi priz olsaydı belki halıları da ısıtabilirdim lanet olsun insanın istediği gibi olmuyor işte her şey!!!!!!! Afedersiniz. Halıların çözülmesini beklemeye başlayalı tam iki hafta oldu. 

 Bu balkonun sahibi yaşlı bi amca. Elektriği komşudan çektiğim için sıkıntı olmuyor ama tam tivi izlerken perdeyi kapatıyor. Hava durumundan haberim olsun istiyorum. O da olmuyor pislik dünya!!!! 

 Elbet güneş açacak ve o halılar da açılacak. Taze, yeni ve temiz halılar üzerinde sigara içeceğim. Bilmiyorum belki bırakırım. İki haftadır içemiyorum zaten.

 Annem ve soğuk hava şundan emin olsun ki, o halıları donma pahasına bile olursa olsun bırakm


~ Thursday, January 26 ~
Permalink

Altin Oran Sendin Askim

 Doların üzerinde çok yakından tanıdığım bi arkadaşımın resminin olduğu zamanlar…

 Nil nehrinin kuzey başlangıcı…

 Bu başlangıç benim için de iyi bi başlangıç olacaktı. Nil’in başlangıcıyla benim de hayatımda yeni bi sayfa, tertemiz bi sayfa hem de, başlayacaktı. Fakir tarihim artık tarih olacaktı, zengin sayfam, bomboş olan, başlayacaktı.

 Mısır’ın tarihi eserleri tam olarak talan edilmemişti. Bize de bikaç parça kalmıştı tarih edilecek. Amerika’da yaşayan müze işleri daire başkanlığında güvenlik görevlisi olan kuzenim Memfis’e haber uçurdum. “Elimde çok deli bi piramit var, koşun” mesajımı aldığında “bu işler müzeyle olmaz, buranın kapalı çarsısına gidiyorum, arayacağım” dedi. Piramiti aldım ve Nil’den güneye doğru açıldım. 

 Yolda haber gelecek ve güneyden beni helikopterle alacaklardı. Boş sayfaya, başladığım yerden başka bi başlangıca kürek çekmeye başladım. Gel gör ki deniz, aynı denizmiş. Bi iki saat sonra Memfis arayıp “müzenin müdürünün bi arkadaşı ilgilendi, resmini gönder, konuşalım” dedi. Telefondan resmini çektim. Fonda da büyük piramitleri kullandım. Çok güzel resim oldu. Temiz sayfaya başlarsam muhtemelen fotoğrafçılık üzerine gideceğim. Memfis tekrar aradı “görmeye geliyoruz, nerede buluşalım, pek göz önü olmasın dikkat et” dedi. Ona “Nil’in sonunda buluşalım” dedim. 3 gün sonra bi helikopter kıyıya indi. Onları sandala aldım. 

 Memfis, müzenin müdürü, müzenin müdürünün koleksiyoncu arkadaşına piramidi gösterdim. “Mal bu, bi milyona sizindir” dedim. İsveç’e yerleşip orada yaşayacaktım. O parayla ev de alır, iş de kurardım. Bankalarına 500 kaymeyi yatırınca kimse de çıkıp “sen kimsin len” diyemezdi. Müzenin müdürünün arkadaşı piramidi çok beğendi ve sıkı bi pazarlıkla 600bin dolara sattım. Helikopterden 350binini peşin ödedi. Kalanını ise Memfis Amerika’ya gidince alacaktı, birazını da müzenin müdürü. Nil’in sonunda, aynı denizde, hayatımda hiç sahip olamadığım kadar para ile bi sandalda duruyordum. Memfis “buralardan gitme, bi iki tane daha bul, öyle git” dedi. Hayır dostum, bi piramit daha bulana kadar 5 yıl sürünemezdim. Ayrıca artık param da vardı, sürünemezdim. “Benden bu kadar Memfis, artık kuzeyde ufak ufak kendi piramidimi yapacağım”  dedim ve ayrıldık. Sandalı Nil’in sonunda yaktım. Sonuna kadar kül oluşunu izledim ve onu bi vazoya koyup şehir merkezine gittim.

 Elimdeki çanta ve vazoyla piramitlere gidip teşekkürümü ettim. Sonrasında İtalya üzerinden İsveç’e gittim. İtalya da güzel bi yermiş doğrusu, hiç görmedim ama beğendim yani. Piramit de yok hem kafaları rahat. Bi hamura her şeyi koyup afiyetle yiyorlar aynı anda, ben tarzlarını beğendim. Ama İsveç sandığımdan da güzelmiş. Bi antikacı dükkanı açtım. Ne satacağım hiç sorun olmadı.

 Masamın arkasına İsveç’in en iyi adamının resmini koyup masamın da başına vazomu koydum. Vazom nereden geldiğimi, adam da nerede olduğumu hatırlatıyor bana. İlk iki ay boş bi antikacı dükkanıydı.

 5 yıl sonra, 5 yıl önceki eşyaları eskitip biraz da süsleyince antikavari bi yapım oldu. Sıradan şeyler değerlendi. Tabi İsveçliler için. 

 Ben kendi piramidimi yapıyorum tabi İsveçliler için…


~ Tuesday, January 24 ~
Permalink

Bu savasta kacan oluyor

 Büyük savaşların altın çağı…

 Eğitim danışmanlığı yapmaya çalıştığımız ofisimiz…

 Üniversiteye girerken hayallerimiz de vardı. Okulun bitimiyle bitmeyen hayaller. Çünkü gerçekleştiremedik o zamanlar. Memfis ve Sedi ile liseden beri arkadaşız. Aynı liseye itildik ve aynı üniversiteyi, aynı bölümü kazandık.

 Bu kazanış bizim gözümüzde bi kazanış değildi. Eğer okul puanları öss’yi etkilemeseydi şimdi hepimiz “Harvard mezunlarının yıllık pasta savaşı”nda olurduk. Bizim lisemiz bize 15 puan verirken diğer liseler öğrencilerine 75 puan veriyordu. Biz bahane bulmayı sevmeyiz, savaştık. Boyun eğmedik ama kabul de ettik. Üniversitenin bitiminden 3 sene sonra bi sabah ofise girdiğimde Sedi ve Memfis hararetli bi şekilde tartışıyorlardı. 

 Masada üçümüzün de aynı anda kullandığı, 4 puntoyla yazı yazdığımız defter vardı. Ne olduğunu sorduğumda Memfis “kandırıldık” dedi. Sedi ise “en az 55 puan veriliyormuş” dedi. Lise müdürümüz gözümün önüne geldi. Bize “ben sizin kayıtları alırken annenize babanıza söyledim durumu” dedi. Lisemiz üniversiteye çok öğrenci sokamadığı için puanları düşüyordu, hatta mezun bile veremeyen belalı bi okuldu. O yüzden de puan böylesine gerilerde diye düşünüyordu. 11. sınıf bi dünya okuluydu bizimkisi. Ama bu Harvard’ı düşünmemize engel değildi. Sedi çekmeceyi açtı ve dosyasından üç tane uçak bileti çıkarıp masaya attı.

 Sedi “ailelerimizin maddi durumunu biz seçmedik, lanet olası o liseyi de” dedi ve gözlerinden ateş çıkardı. Ciddiyim, ateşti o çıkan şeyler. Memfis “bunca zaman sonra ha, bilemiyorum” derken aslında istemiyordu ama yıllardır arkadaşınız olan birinin gözlerinden çıkan o şeyleri gören biri de düşüncesini açığa çıkaramazdı. Gelen e postaları açtı ve bize gösterdiği fotoğraf beni bitirdi. Sedi benden önce ofise gelip hali hazırda bitmişti sanırım. Bitik bi halde gösterdi fotoğrafı. Midemin üstünde ve gözlerimin alt kapağında oluşan ağırlık yüzünden bi şey diyemedim. Memfis “hadi ama, geç kaldık” dedi. Sedi ayağa kalktı ve biletlerin ikisini masaya bırakıp birini cebine koyarak “bi saat sonra kalkıyor” dedikten sonra çıktı. Bacaklarım tutmuyordu, Sedi’nin koltuğuna oturdum. Memfis “bi delilik etmesin, hadi ama dostum çok geç artık” derken kafamı kaldırdım ve fotoğrafı yeniden gördüm. O sırada içimde çalan şarkının adını tam hatırlamıyorum ama Rocky Balboa da filminde bunu kullanmıştı onu hatırlıyorum. Odama fırladım. Memfis de peşimden geliyordu beni ikna etmek için.

 Çekmecemi açtım ve ona reddedemeyeceği bi teklifte bulundum; keplerimizi çıkardım! Memfis ağlamak üzereydi, eminim. Ne zaman burnundan o denli şeffaf sıvı üst dudağından ağzının içine doğru aksa, Memfis ağlardı. Tadından belki bilemiyorum çocukluğunu ama lisedeki deli boksör çocuğu biliyorum! Bana bi yumruk attı ve odasına koştu. Kendime gelip, kepleri aldığım gibi peşinde düştüm. Sıra bendeydi.

 Odasına girdiğimde Memfis boks eldivenlerini takmıştı. Kısa şortunu ve bornozunu, onların bornoz giydiğini sanıyor hala, giymişti. Ağlamaktan dudakları şişmiş gibiydi. Üzüntüden bi şeyler mırıldanıyordu. Kepimi taktım ve arabaya atladık.

 Yolda kitap tartışmaları için sakladığı notlarla koşan Sedi’yi de alıp havaalanına gittik. Ordan da Harvard’a…

 Pasta savaşı çok eğlenceliydi. Fotoğraflarımız kırmızı odada bekliyor, yarın çıkacakmış. Memfis’in savurgan ve saldırgan tavırlarına aşık olan bi kız çok sayıda fotoğraf çektiği için kolay olmuyor. Çıkar çıkmaz size fotoğraflarımızı da göstereceğim. Ama önce lise müdürümüze bi tanesini ayırdık, onu siz görmeseniz daha iyi, bu aramızdaki bi mesele. Bu arada ilk round bizimdi. Birazdan ikinci rounda geçil hahaha pasta savaşııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııımiknjhvg


~ Friday, January 20 ~
Permalink

Kaybeden Turler 12 

 Nihayet kusmam bittiğinde arkamı döndüm ve arabaya girmek üzereydim. Karşıdaki ara sokaktan Memfis topallayarak Sedi’yi sürüklüyordu. 

 Koştum ve Sedi’yi omuzlayarak arabaya bindirdim. Memfis’e neler olduğunu sordum. Hiçbi şey umurunda değilmiş gibi doğrudan metal topa baktı. Sedi ile ilgilenmeye başladım. Sedi hala nefes almıyordu. 

 Memfis’i tuttum ve neler olduğunu ısrarlı bi şekilde tekrar sordum. Memfis “vakit kalmadı, arabayı çalıştır, Sedi yok olacak yoksa” dedi. Arabayı çalıştırdım ve Memfis’in isteği üzerine daha önce patlattığımız benzinliğe sürdüm. Memfis’e yolda bazı görüntülerin gözümün önüne geldiğini söylediğimde çok heyecanlandı. Ne gördüğümü sorduğunda ona söyledim ve bana “sonrasını” sordu. Sonrasıyla ilgili bi şey görmediğimi söyledim. 

 Memfis “burnun kanayınca söyle, bi damla aksa da söyle” dedi. Arka koltuktaki Sedi’yi tutuyor ve “dayan” diyordu. Dudağımın üstünde bi ıslaklık hissettim ve aynaya baktığımda kan gördüm. Memfis’e söylediğimde sağa çektim. Memfis burnumdaki kanı Sedi’nin burnuna sürdü ve ağzını kapattı. Bi iki saniye bekledikten sonra Sedi boğulmaktan kurtulan biri gibi ses çıkardı ve kendine geldi. Memfis kahkahayı bastı ve “meydana çabuk!” dedi. Sedi konuşmaya başlamıştı. Memfis’e oldukça sinirli bi şekilde baktım ve “bi açıklama yapmayacaksınız değil mi” dedim. Sedi “ne bilmek istiyorsun” dediğinde sol taraftaki tarladan yine o teneke sesi geldi. Memfis korkuyla dışarı baktı. Sedi “ne kadar kaldı” dedi. Memfis “4 dakika” dedi.

 Sedi “100 oldu ha? kellemiz değerleniyor Memfis” diyerek güldü ve “tüm gücünle gazla” dedi. “Ben ne olacağım” dedim. Sedi “zaten senin için buradayız, hatırla!” dedi. Memfis “paraları görmenle senin de hatırlaman gerekiyordu ama sen biraz geri zekalı çıktın dostum” dedi ve ekledi “bundan tam 375 yıl önce bu meydanda, soyduğumuz bankadan çıkan metal topla, 11 kişiyi ve arkasından gelen 100 kişiyi hatırla!”. Gözümün önüne çok hızlı şekilde biçok görüntü geldi. Bankayı soymuştuk evet. Alabildiğimiz kadar parayla at arabasına atlayıp kasabayı terk edecektik. Memfis küçük, üzerinde manyetik bi alanın olduğu kutuyu açmıştı. İçinden çıkan topta hiyeroglifler gibi şekiller vardı. “O fotoğraftaki adamın heykeli 360 yıl önceye ait ama” dedim. Memfis “bizden sonra yakılan kasabada ölenlerdendi o da, 15 yıl sonra tekrar kurulan kasabaya diktiler heykelini” dedi. “Neden yaktılar” dediğimde Sedi “bu metal top kasabanın etrafında çalışıyor sadece. At arabasıyla kaçarken çok Buulu vurmuş olmalıyım çünkü bizi yakalayanlar o heykelde gördüğün adamın memurlarıydı. Apar topar bizi asarlarken, 100 kişi arkalarından bize doğru koşuyordu hatırla” dedi. Memfis “11ini arka arkaya vurmak Sedi insaf! neyse ki metal top cebimdeydi” dedi.

 ”Kullanmasını hangi ara öğrendin” dediğimde “o zaman bilmiyordum tabi, şimdi uzmanı oldum ama” dedi. Sedi “pehh uzmanmış!” dediğinde Memfis “seni 600 yıl geriden almak 23 atlamaya mal oldu ve 47 Buulu yok etmeye” dedi. “Şimdi siz diyorsunuz ki, biz yine birazdan atlama yapacağız ve ayrı ayrı zamanlara düşeceğiz, aynı yerde hem de” dedim. Memfis “yok son atlamamda yani 1500 yıl öncesinde filan bi Buulu yakaladım ve konuşturdum” dedi. Sedi “seni sarhoş! Bi Buulu’yu nası konuşturabilirsin” diye dalga geçti. Memfis “hey ben içerim ama sarhoş olmam bilmiyor musun? Hem onların Buulu olduklarını kim söyledi size? Yaptırdığım sahte metal topu ona verirken son bi sorum var diyerek tüm bilgiyi aldım ve senin yanına atladım” dedi. “Peki Buulu ne demekmiş” dedim. Memfis “onu sormadım, onu kendisi önce söyledi, ben sistemi anlayınca kaçtım” dedi. Sedi “neyse ki sistemi anladın da bu teneke sesi beni çok sinir ediyor” dedi.

 Sedi’nin sözü bittiğinde meydana varmıştık. Teneke sesi yaklaşıyordu. Güneş ilk ışıklarını göstermişti. “Peki, amca oğlum, eczane, geçmişim neydi” dedim arabadan inmeye yeltenirken. Memfis kolumdan tuttu ve “hafızan kendine bi geçmiş uyduruyor, arabada dur” dedi. Sedi “Tanrım! 1500 yıl önce neyle atladın acaba?” diye sordu. Memfis de “Sedi bi araç olması lazım diyorum sana, o zaman da bi halı bulup üstüne oturmuştum, ve viski bulmak çok zordu o dönemde” dedi. Amca oğlumu hiç görmediğim aklıma geldi; sahte diplomaya imzayı benim attığım; sonra bu içinde olduğumuz arabanın sahibi, dişleri sürekli ağrıyan adam… “Burası benim kaçıncı atlamam” diye sordum. Sedi “sadece Memfis çok atlama yaptı, bizim ilk” dedi. 

 Karşımızdan dişleri sürekli ağrıyan adamla iki devriye arabası, arkamızdan da sayamadığım ama bi arkadaşın rivayetine göre 100 kişi geliyordu… Memfis “30 saniye! kapıları kilitleyin” dedi. Elindeki metal topa bi şeyler yaparken “dinazorlar kaçtaydı ya” dedi. Sedi çok sıkı bi yumruk atmıştı, ben Memfis’in şaka yaptığını düşünmüştüm.

 Elinden topu düşürdüğünde heyecandan ölecektim. Polisler etrafımıza geldiğinde silahla arabadan çıkma uyarısı yapıyorlardı. Teneke sesli Buulular bizi kendilerine saklamışlardı. O ses yükseldi ve meydan boşaldı. Neden ölmediklerini sorduğumda Memfis “100lükler acemi değildir. Korkmayın, zaten başladığımız yere ayarlamıştım, onlara bi borcumuz var” dedi ve paraları kastederek. Sedi bi yumruk daha attı ve “o kasaba artık kül seni aptal!” dediğinde ön koltuğa atlayıp topu camdan dışarı attı.

 Bi süre sessizlik olduktan sonra ölmediğimizi fark ettik. Buulular gitmişti… Küllere… Top da gitmişti… Bilmediğimiz bi yerlere ya da zamanlara…

 Eczaneyi satıp dişi ağrıyan adamın arabasını fazlasıyla satın almaya çalışsam da benden para almak istemedi. Polisler de bizi ne zaman görse silahlarını tutarak hareket ediyorlar. Kasabada kalan teneke sesliler olarak anılıyoruz. Nüfus memurluğundan Memfis’e kimlik kartı çıkarttırdık, amca oğlum olarak… Sedi ise kimliği reddedip kasabadaki bankanın kanalizasyon planlarını inceliyor uzun bi süredir…

 Bazı geceler Memfis vitamin haplarını içip teneke sesini taklit ederek bedava viski almaya kalkışıyor. Sedi sürekli ensesinde ya da burnunun tam ortasında, dikkat çekmemek istiyor. Bu yüzden de Memfis’e olan hareketlerinden çekinmiyor, vuruyor.

 Gerçi bizim burada olduğumuzu herkes biliyor. Kasabayı 3 kilometre geçsek bi yerlerimiz kanıyor. Ben artık zevk almaya bakıyorum…


2 notes
~ Thursday, January 19 ~
Permalink

Kaybeden Turler 11

 Devriye atan polislerin sirenlerini gördüm. Bana doğru yaklaşıyorlardı. Arabaya doğru olan yönümü değiştirmek, başka yöne gitmek istedim. Olmadı.

 Polisler gelip arabadan indiğinde ben de arabanın başındaydım. Örtüyü kaldırdım, kapıyı açtım. Polisler geceleri benimle yalnız sokakları beklerler, beni tanırlar. Selam vererek nasıl gittiğini sordular. Onlara fena olmadığını söyledim.  

 Arabayı sorduklarında “yeni aldım” dedim. Diş ağrısıyla her gün bana gelen adamdan haberlerinin olup olmadığını merak ediyordum. Ayrıca arka kapının orada ölü adamlarla ilgili düşündüklerini de. Onlara “sizde durumlar nasıl gidiyor” dedim. “Temiz, hiçbi şey yok, kasaba aynı kasaba” dediler. “Nöbetçi değil misin bu gece, bitti mi işin?” diye sordu aramızın hiç iyi olmadığı polis memuru. 

 ”Bi iki saat daha kalmam gerekiyor ama kendimi hiç iyi hissetmiyorum, eve gideceğim, zaten herkes tanıyor beni, bi şey olursa yetişirim hemen” dedim ve gülümseyerek onların söyleyeceklerini beklemeden sürücü koltuğuna geçtim. Polisler birbirine baktılar şüpheli bi durum sezmişcesine ve onlar da devriye arabasına bindiler. Memfis polisleri görmüş olmalı diye düşünüyordum; dikkat çekmemek için Sedi’yi de ara sokaklardan birine götürdü, birazdan gelir. Ve arabada beklemeye başladım. Polisler selam vererek devriyelerine devam ettiler. Meydanda turluyorlardı beni izleyerek ve ben arabayı hala çalıştırmamıştım.

 Onları tekrar üstüme çekmek istemiyordum. Çalıştırdım arabayı ve onların ters istikametine doğru yavaşça sürdüm. Ara sokaklarda Memfis ve Sedi’yi arayan gözlerle ilerliyordum. Evim ise o istikamette değildi ve polis arabasını aynadan gördüm. Beni durdurdular ve “eve gitmiyor musun sen” diye sordu polis camdan. “Biraz benzin almam gerekiyor, biraz da su” dedim.

 ”O benzinlik artık yok, diğerini dene” dediler. “Ne oldu benzinliğe” diye sordum, normal görünmek için. “Kundaklanmış” dediklerinde şaşırmış gibi görünerek “kim kundaklayacak orayı” dedim.

 ”Bilmiyoruz, sadece marketin içinde ölmüş şoförler var, araştırılıyor” dediler. “Çıkar kokusu yakında, peki siz neden orada değilsiniz” dedim. “Olay biraz karışık, büyük başlar ilgileniyor” dediler. “Çıkar kokusu yakında” deyip tam tersi istikamete yöneldim.

 Meydana geldiğimde midem bulanmaya başladı. Kusmak üzereydim, kendimi arabadan dışarı attım heykelin hemen altına kustum. Gözümün önüne bi görüntü geldi.

 100 kişi bu meydanda beni, Sedi’yi ve Memfis’i izliyordu…


2 notes
Permalink

Kaybeden Turler 10

 Memfisle aramızda bulunan ara sokaktan 3 kişi fırladı. Memfis aniden durdu. Adamlar bi sağa bi sola bakıyordu. Sedi nefes almadan birini vurdu. 

 En azından ben öyle sanıyordum çünkü yere yığılan adama bakarken diğer ikisi de yığılmıştı. Memfis ara sokağa bakıp adamları kokladıktan sonra koşarak yanımıza geldi. Sedi cevap bekler bakışlar atarken Memfis dudak bükerek “bunlar sonuncuymuş” dedi.

 İçimden sevinmiştim bu cevaba ama Memfis’in de dudak büküşünü beğenmemiştim. “İyi o zaman kurtulduk” dedim neden kurtulduğumuzu bilmeyerek. Memfis “şimdi 100 adam gönderecekler” dedi Sedi’ye düşünceli bakışlarla. Sedi “arabaya gidelim” diyerek yürüdü. Memfis’in koluna girdim ve ağır ağır Sedi’yi takip ettik. Sokağın sonuna geldiğimizde, burası meydana açılan yerdi, Sedi birden duraksadı duvara yapıştırdı kendini. Eliyle bize duvara doğru yaklaşın işareti yapıyordu.

 Sedi’nin ateşlediği silahın sesini etrafta duyan birileri olmuş, ya da direk geceleri devriyeye çıkan polisler duymuş olmalı. Tam eczanenin arkasındaki ölü adamlar ve nöbetçi olmam gereken saatte benim orada olmamam bu kasabadan tek yön, gidiş, biletimdi. Açık kalan arka kapı ise tuzu biberi. Memfis’e “direk beni alacaklar” dedim çaresizce. Memfis güldü ve “patron sensin, tabi seni alacaklar, eğer eczaneyi terk etmek bi suçsa” dedi. Sedi etrafın temiz olduğunu düşündüğü anda, “arabaya! seri!” dedi ve hızlıca yürümeye başladık. Memfis “siz gidin, ben yavaş yavaş geleceğim” dedi topallayan bacağı yüzünden. Sedi önde, ben ortada ve Memfis de arkada dükkan tentelerinin gölgesinde ilerliyorduk. Sedi her adımda yavaşlıyordu ve başını tutuyordu. 

 Neler olduğunu sorduğumda Memfis’e seslenip “ne kadar kaldığını” sordu. Memfis “20 dakika” dedikten sonra bana dönüp “başım…” diyebildi ve yere yığıldı. Eğilip ona baktım. Nefes almıyordu ve ne yapacağımı bilemeden bize doğru koşmaya çalışan Memfis’e “nefes almıyor” dedim. Memfis “arabaya koş sen ve sürücü koltuğuna oturup bekle” dedi.

 Arabayı görebiliyordum, biraz ilerideydi. Ama gitmek istemedim. Memfis “çabuk ol, git, hadi” dediğinde ona uydum. Arabaya adımlarımı atarken bi yandan polislerin gittiği istikamete bi yandan da yerde yatan Sedi’ye bi şeyler yapan Memfis’e bakıyordum.

 Çok enerjik bi haldeydim ve arabaya yaklaştıkça bazı görüntüler aniden gözümün önüne geliyordu. Tam bilinçli bi halde anlamasam da bi şeyler görüyordum. 

 Arkamı döndüğümde Sedi ve Memfis orada yoktu. Ama ben sanki otomatiğe bağlamış gibi arabaya doğru adım atıyordum…


1 note
~ Tuesday, January 17 ~
Permalink

Kaybeden Turler 9

 Eczaneye yürürken aklımda hep adam vardı. Memfis ve Sedi’nin aklında ise emin olmadığım bikaç şey.

 Kepenklerin önüne geldiğimizde Sedi arka kapıdan girmemizi söyledi. Güneşin doğuşuna az bi süre kalmıştı. İçeri girdiğimizde adamı göremedim. Memfis içeri girer girmez etrafı koklamaya başladı. Sedi öylece dikiliyordu.

 Sadece bilgisayarımdaki bazı dosyalar açık duruyordu. Oyunum kapanmıştı. Yerdeki kan izleri de adamla birlikte gitmişti. “Birisi gelmiş olmalı” dedim. Memfis “bilgiyi onlar da almış” dedi Sedi’ye. Sedi başını sallamakla yetindi ve bilgisayarımda açık bıraktıkları dosyalara baktı. Bu dosyalar kişisel dosyalarımdı. Fotoğraflarım, bazı notlarım, bikaç tane de oyun vardı. “Hadi toplan” dedi Sedi.

 ”Nereye gideceğiz, neden toplanıyorum?” dedim. Beni çektikleri şey neyse, daha benle işleri bitmemiş gibiydi. Sedi yine o bakışını attı ve bilgisayarın yanındaki sırt çantamı üstüme fırlattı. Memfis’e pansuman tazelemeyi teklif ettim ama o da hızlıca alacaklarımı almam gerektiğini söyledi. İçimdeki bi ses burada kalmamı söylüyordu. Bi diğer ses de hissettiklerime tercüman oluyor ve “çabuk ol” diyordu. Göstermelik bikaç ilaç aldım, biraz da nakit. Kasadan biraz para alırken Memfis kahkahayı bastı. Sedi “bırak şunları, hadi çıkıyoruz buradan” dedi. O sırada kepenklere biri vurdu. Bikaç saniye hareketsiz ve sessiz kaldık. 

 Sedi yüzünü buruşturdu. Memfis sessizce arka kapıyı kapattı ve bulunduğumuz odanın ışıklarını kapattı. Sedi ağzımı kapatıp geriye çekti ve kepenklere parmak uçlarında yaklaştı. Kepenklere vuruş sertleşiyordu. Memfis aniden burnunu çekti ve Sedi’ye fısıltıyla “gidelim” dedi. Sedi’nin arkasını dönüp Memfis’e bakmasıyla kepenklere vuruş sonlandı.

 Arka kapıdan sessizce çıktık. Sokağın arasından Memfis ön kapıya doğru bakmaya çalışırken Sedi altıpatlar silahını kontrol edip, eline aldı. Memfis diğer yönü kastederek ilerlememiz gerektiğini işaret etti.

 Sessiz ve seri adımlarla binaların arkasından yürüyorduk, Memfis arkamızda. Sedi birden durup arkasına baktı. Memfis’in durduğu yerden etrafı koklar gibi bi hali vardı. Sedi Memfis’e ne olduğunu soruyordu el hareketleriyle.

 Memfis aksayarak bize doğru koşmaya başladığında Sedi beni arkasına aldı ve silahını tam olarak Memfis’in üzerine doğrulttu…


1 note